"Bu dünya bizim evimize nasıl girdi, kim soktu bu dünyayı evlerimize?!" dedi Tarık Tufan geçen gün. (bu dünya: ait olmadığımız, ehl-i dünya dediklerinizin dünyası) Söyleyeyim kimin soktuğunu; kara bir kutuydu o.. Buyur ettik evimize, baş köşeye oturttuk. Sonra o konuştu biz dinledik. Gösterdi bize "bu dünya"yı. Yok ya bu dünya demeyeceğim, o dünya. Onların dünyası işte. Yıllarca o dünyayı izledik, hatta belki gizli gizli arzu ettik o dünyaya ait olmayı. Farkında olmadan arzu ettik, kimi zaman. O diziyi izlerken dalıp gittik o hayatın içine. Kendimizi o dünyaya ait sanıverdik birden. Yok yavrum kırmızı Porsche'li delikanlı sen değilsin. Sen de o fıkır fıkır sarışın genç kız değilsin. Hayır onlar gibi değiliz biz, onlar da biz gibi… ait olmadığınız hayatların peşine düşmekten vazgeçin artık.

Ahali bugün canım çok sıkkın, yazıya devam edemeyeceğim. Konu güncelliğini kaybetmeye başladığı için acele ettim yazmakta.. Aslında güncelliği kaybolacak bir konu değil de, Tarık Tufan o cümleyi söyleyeli bir iki gün oldu.

Bu günlerde bir yerlerde televizyonu kapatma haftası olacaktı. Bu yazıyı başından beri düzgün yazmış olsaydım eğer, arar bulur buraya bir link verirdim de gerek yok. Bir hafta televizyonunuzu açmıyorsunuz, sonra bu bir haftayı hayatınızın televizyonlu günleriyle  karşılaştırıp, televizyonun gerekliliği hakkında fikir üretiyorsunuz. Belki de benim gibi bir daha hiç açmıyorsunuz falan filan. Haydi bakalım uyanışlar hayrola..